16 Mart 2019 Cumartesi

Uzun Vadeli Yatırım

Veya Ippolit Terentyev'in sırrı

Muhtemelen çok azınızın okuduğu bir Dostoyevski romanı olan Budala'daki bir karakter olan Ippolit'in bir sözü lise yıllarımdan beri beni etkilemiş, bilincimin altında sürekli kaynamıştır. Tüberkülozdan genç yaşta ölen Ippolit, yeteri kadar uzun yaşayıp zengin olamayan aptaldır demişti. Kendimin zeki biri olduğunu bildiğim için (herkes gibi:)(valla zekiyim ama yeminlen:)) ister istemez sözü üzerime alınmış, en azından 60'ımda zengin biri olmalıyım diye kedime süre bile vermiştim. Daha sonra evlilik çocuk filan girince "zenginlik değil, önemli olan mutluluk" kafasıyla oyalandım. Sonra Harari sağolsun gözümü açtı, dünyanın yeniden katı, rasyonel, determinist vs. vs. olduğunu kafama çarptı. Adam "dünyanın neresinde yaşadığınıza bağlı olarak çocuğunuza kodlama veya tabanca kullanmayı öğretin" diyor, daha ne desin! Üstelik dünyanın g.t deliğine gayet yakınız bildiğiniz gibi. E buradan çıkış yolu da zenginlik, en azından ezilen değil ezen tarafta olmak. "İlla ezmek mi lazım, bir orman gibi kardeşçe yaşamak yok mu" diye sormayın, o sadece şiirlerde oluyor. Bu konuda da 1-2 yazım olacak, bu hayaller yüzünden yatırım konusundan sapmayalım şimdi.

İşte şimdi zurnanın zırt dediği nokta; nasıl zengin olacağız? Ippolit'in aklında ne vardı? İşte bunun cevabı UVY, yani uzun vadeli yatırım. Bununla ilgili çok site var, esinlendiğim siteleri aşağıda belirteceğim. UVY'nin gücü hakkında birşeyler söylemek istiyorum. Önce bileşik faizin gücü: Eğer Kristof Kolomb Amerika'yı keşfettiği (istila ettiği de diyebiliriz) yıl büyük büyük dedeniz vadeli hesaba 1 kuruş koymuş olsa idi, şu anda o para yaklaşık 100 milyar lira olmuştu. Daha yakın tarihten örnek verelim: 1990 yılında bankaya vadeli hesaba (o günün parasıyla) 100 lira eşdeğeri bir para koymuş olsaydınız, bu para 2018 yılında 894 bin lira olmuştu (bu konunun ayrıntılı incelemesi için: http://www.mrmilyoner.com/uzun-vadede-turk-lirasi-mi-dolar-mi/). Peki neden hemen şimdi bir vadeli hesap açmıyorsunuz?

Bu işin püf noktası, paranın faizini hiç çekmemek. Faiz anaparaya eklendikçe faizin de faizini alıyorsunuz, böylece üstel bir büyüme oluyor. Şimdi tabii bizde enflasyon denilen bir canavar var, bu biriken parayı enflasyon yemeyecek mi? İşte bu canavarla mücedelede siz de armut toplamayacaksınız. Mesela her ay 500 lira vadeli hesaba atmaya başladınız. Bu tutarı enflasyona göre her sene güncelleyeceksiniz, ne de olsa enflasyona orantılı şekilde zam alıyorsunuz. Enflasyon senelik %20 ise, bir sonraki sene 600 lira atacaksınız kenara. Bu şekilde 10 yıl sonra durum şu oluyor (faiz aylık %19, enflasyon senelik %20 hesaplanmıştır):

1. yıl 6.551
2. yıl 15.771
3. yıl 28.476
4. yıl 45.703
5. yıl 68.757
6. yıl 99.306
7. yıl 139.442
8. yıl 191.809
9. yıl 259.704
10. yıl 347.291

Gördüğünüz gibi 500 liramız uçtu. Peki toplam ne kadar para koyduk biz? Eğer bileşik faize değil, normal bir hesaba koysaydık paramızı, 10 sene sonra 155.484 liramız olacaktı. Yani bileşik faiz bize yaklaşık 200 bin tl "havadan" para kazandırdı!

Şimdi rüyadan uyanma zamanı. Sorumuz şu: %20 enflasyonda 10 sene sonraki 350 bin liranın şimdiki değeri nedir? Bu tutar 70 bin liradır. Yani biriktirdiğimiz 350 bin lira 10 yıl sonra (tabii %20 enflasyonda) bugünün 70 bin lirası ile aynı alım gücünü bize sağlayacaktır. Ama umudu yitirmeyin! Herşeyden önce aylık 500 tl birikim epeyce az. İkinci olarak 10 yıl uzun vade bile sayılmaz! En az 20 senelik düşünmeliyiz. Üçüncü olarak da, eğer şimdi 500 lira atmazsanız, 10 yıl sonra 70 bin liranız bile olmayacak!

Peki, gelelim daha fazla kazandıran araçlara. Orta riskli olarak nitelendirilen Borsa var. Borsada da günlük alım-satım yerine uzun vadeli sağlam hisselere yönelip, temettü ödemesini de anaparamıza katarsak -pek muhtemel- vadeli hesaptan da fazla para kazanabiliriz. Peki temettü nedir? Basitçe temettü, hissesine sahip olduğunuz şirketin sene sononda yaptığı kârı sizinle paylaşmasıdır. Örneğin, 300 bin halka açık hissesi bulunan şirket kârından 300 bin lirayı paylaşmaya karar versin. Bu durumda hisse başına 1 lira alacaksınız demektir. Aynı vadelide olduğu gibi püf nokta, bu parayı da yatırıma katmak. Yani aldığınız temettü ile yeni hisse alacaksınız. Diğer taraftan gerçekten iyi bir şirketse, borsa değerini de katlayacak. Bugün 7 tl'den aldığınız hisse on sene sonra 700tl olacak, yatırdığınız parayı yüze katlayacak. Bu konuda ufuk açıcı bir yazı için buyrun: http://tuncaytursucu.com/temettu-sirketleri/

Borsa hakkında bir de şu hatırlatmayı yapayım. Ekonomimizin bozuk olduğu bugünlerde dahi borsanın yabancı oranı %65. Yani Türk borsasına Türkler değil yabancılar yatırım yapıyorlar ve bu paraları onlar kazanıyorlar. Eğer kâr edecek olmasalar, paralarını borsamızda bırakmazlardı, değil mi? Bence borsamıza biraz güvenelim.

Çok daha riskli bir araçsa bitcoin. Buraya kesinlikle kaybettiğinizde üzüleceğiniz parayı koymayın. Diğer taraftan bu yatırım aracına hiç para koymadan da yatırım yapabilirsiniz. Bunun yolu bitcoin dağıtan faucet'ler. En güvenilir olanlarından biri bu: https://freebitco.in/?r=6518794 . Bu link benim ref'li linkim. Bu siteden şu anda saat başı 17 satoshi kazanabilirsiniz. Şansınıza göre bu tutar 5 milyon 13 bin 83 satoshi'ye kadar yükselebilir. 1 satoshi'nin 1 dolara eşitleneceği günler gelecek deniyor. Bir kenarda birkaç bin satoshi bulunmasının bir zararı olmaz, değil mi?

Daha yazacak çok şey var ama yoruldum ve uzun bir yazı oldu. Bu konuya tekrar eğilmek ve internetten para kazanma yollarını size anlatmak istiyorum bir sonraki yazımda. Yardımcı olabilecek linkler:

http://www.mrmilyoner.com/
https://www.lattedenborsaya.com/
https://freebitco.in/?r=6518794

13 Mart 2019 Çarşamba

Merhaba

Merhaba,


Kafası karışık birinin karışık bloğuna hoş geldiniz. Burada düşüncelerimi, planlarımı, okuduklarımı, aklımdan geçenleri, tasarruf ve erken emeklilik çabalarımı, kısacası tr'de yaşayan bir erkeğin, diğer yandan Dünyada yaşayan bir homo türünün aklından geçenleri okuyacaksınız. Belki, bazı konularda size yeni bir perspektif katabilirim. Ama sizden ziyade kendim için yazıyorum (en azından böyle planlıyorum). Bakalım ne olacak...

Doğaçlama üzerine

Doğaçlama üzerine


Nedendir bilmiyorum, insan emeğine saygım büyük. Emek emek, her notası düşünülerek yazılmış yapıtlar bana anlık, doğaçlama yapıtlardan daha değerli sanat eserleri gibi geliyor. Düşünsenize, bir yanda bir adam var, sadece aklına geldiği haliyle müzik yapıyor, üretim ve yazım aynı anda, ne büyük yetenek! Büyüleyici bir şey, gaipten gelen dahiyane fikirler mükemmel formda bir sanat eseri oluşturuyorlar, Shakespeare veya Mozart veya Chopin gibi! Doğaçlamada yaşayabildiğim tek his “tanrı var mı” oluyor, “nasıl bir insan bunu doğaçlama olarak üretebilir?” Bu da güzel ama mistik, ve maalesef dünya mistik değil.
Bunlar gaipten filan gelmiyor, aşk gibi tamamen kimyasal bir süreç. Beyinleri doğuştan buna yatkın şanslı mahlukların. Mesela bunun ardında yatan sır çözülürse bir hap alıp 2 saatliğine Mozart’la yarışacak tarzda eserler besteleyebiliriz. Şahsen bir gün bunun gerçekleşeceğini düşünüyorum. Piyanonun başına geçip doğaçlama çalmayı o kadar çok isterim ki! Kıskanıyor da olabilirim bu insanları. Ama işin başka bir yönü de var işte. Bir hapla doğaçlama ustası olabilirsin belki ama bir hap sayesinde 20 yıl aynı eserle uğraşamazsın. İşte bu benim değer verdiğim şey. Beethoven 4 notalık temayı çeşitlendirerek -atıyorum- 1 yılda 5. Senfoniyi yazarken, Bach -ki o da doğaçlama ustasıdır, ama çalışmayla bunu birleştirebilmiştir- 8 notadan görkemli Füg Sanatı’nı çıkarırken, Mozart’ın yarım saatte bir senfoni bitirmesi bence tembellik ve kendini beğenmişliğin alası. Doğaçlama monologtur, kendini yüceltmektir, başkalarına saygısızlıktır. “Böyle yaptım ve oldu” hatta “ol dedim oldu” demektir, oysa azimle çalışma diyalogtur, sürekli kendini sorgulamaktır, kendi içinde yolculuğa çıkmak, yetersiz olduğunu bilmek ama bu açığı kapatmaya çalışmaktır: ”bunu şuraya ekleyelim, hmmm olmadı söyle yapsak? Yok hepsini silip yeniden başka türlü yapalım” işte bu kıymetli olan, bilmem anlatabildim mi okurum. Bu bireysel değil, bu korkaklık, mükemmeliyetçilik, bu bana hitap eden şey. Doğaçlama Diyonisostur, kendinden geçme, esriklik, hesapsızlık. Ama çalışma, sebat, azim, programlamadır, hesaplamadır, Apollondur, zekadır, mantıkdır.  Yanlış anlaşılmasın, doğaçlama eserleri çok severim, insanı insanoğlunun yeteneklerinin sınırlarına yaklaştırır, fakat bence çalışılmış eser çok daha kıymetlidir. Caz ve klasik müzik gibi, ikisi de harikadır ama klasikte o emeği hissedersin, kan, ter ve gözyaşı vardır.
Plastik sanatlarla uğraşanlar belki bu kadar yoğun hissetmezler anlattığımı, çünkü onlarda müzikteki anlamda doğaçlama çok zordur. Ancak küçük ölçekli çalışmalarda kısmen olabilir. Sanat eserinin üretimi beden çalışmasını gerektirir plastik sanatlarda, resim yapmak, heykel yapmak zamana yayılmış aktivitelerdir ve ister istemez Apolloniktir, programlıdır. Bu açıdan Mozart belki söyle anlatılabilir; bir yazıcıdan (resim için klasik, heykel için 3d yazıcı tabii) “güzel” bir eserin 30 saniyede yaratıldığını düşünün. Esen Michalengelo heykelleri gibi heybetli, Kandinski tabloları kadar çarpıcı olsun. Güzelliğine ve bir çırpıda üretilmiş olmanın büyüsüne rağmen, bir tırtlık hissetmez misiniz? “Ya bu adamlar senelerce uğraşıyorlar bir heykel için, saatlerce uğraşıp bir resim yapıyorlar, bunun hiç mi kıymeti yok?” demez misiniz? Ben şahsen bir eser (heykel, nota, resim vs) gördüğüm zaman “işte, sanatçı buradaymış, onunla aynı şeye bakıyoruz şu anda, her noktasında emeği ve fikri var, belki yemekten sonra şu kısmı yaptı, belki burayla uğraşırken hastaydı ve öksürüyordu, belki eşcinsel bir ilişkiden sonra işlediğini düşündüğü korkunç günahtan arınmak için eserin başına oturdu” vesaire vesaire şeklinde hayal kurmaya bayılırım, bu benimle eser arasında sanatçıyı da üçüncü bir varlık olarak yaratır, bir nevi ölen annenin fotoğraflarına bakıp onu hissetmen gibi. Sanat biraz da bu değil mi? “Artist was here”, bunu hissetmek işte.